Kas 11

Doğa felsefesinin doğusu. Eski Yunanlıların öteki uygarlıklardan en
önemli farkı, dinsel inançlarıydı. Eski Yunanlıların, Mezopotamya ve
Mısır’ in insanlığın yeri ve yazgısına ilişkin kapsamlı sorulara yanıt
getiren karmaşık dinleri yanında halk öyküleri derlemesi düzeyinde
kalan yalın bir dinleri vardı. İÖ 2000 sonlarında çöken Miken
uygarlığından sonra gelen karanlık üç yüzyılda tanrılarla insanlara
ilişkin öyküler halk ozanlarınca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Homeros
gibi ozanların şiirlerinde, tannlar ve insanlar birbirleriyle serbest
ilişkiler kurmaktaydı. Öykülerde, yeniyetme ölümsüzlere benzeyen
tanrıların hileleri ve yiğitlikleri, Mar-duk ya da Yehova’nınkilere
göre pek çocukça kalıyordu. Yunanlıların usuna takılan sorulara dinin
kolay yanıtlar veremeyişi, felsefenin ve bilimin doğuşuna yol açtı.

Eski Yunan geleneğine göre ilk doğa filozofu, İÖ 6. yüzyılda yaşamış
olan Mile-toslu Thales’tir. İÖ 585′te Güneş tutulmalarını önceden
bildirdiği ve çemberi çapıyla ikiye bölerek geometrinin formel
incelenmesini bulduğu söylenen Thales, bütün doğal olayları, katı, sıvı
ve gaz hallerinde bulunabilen bir tek maddenin, suyun değişimleri
halinde açıklamaya çalıştı. Thales’e göre dünyanın düzenliliği ve
ussallığı, nesnelerin yaratılışında var olan ve onları kararlaştırılmış
sona yönlendiren tanrısal bir gücün güvencesi altındaydı. Evrenin bütün
kesimlerinin nesnelerin genel düzeni içinde bir amacı olduğu ve
nesnelerin doğal olarak yazgılarına doğru devindikleri görüşüne dayanan
teleoloji, bir iki istisna dışında hem Eski Yunan bilimine, hem de çok
daha sonraki bilime sızmıştır.

Thales’in bütün maddelerin temel öğesi olarak suyu belirlemesi, birçok
düşünürün bu konuyu eleştirel bir biçimde yeniden ele almasına yol
açtı. Örneğin Anaksimandros suyun temel madde olarak alınamayacağını,
çünkü suyun, özünde nemlilik taşıdığını ve hiçbir şeyin kendisiyle
çelişemeyeceğini ileri sürdü. Bu nedenle, nemliliğin karşıtının (yani
dünyadaki kuru olan nesnelerin) var-olamaması gerekiyordu. O halde
Thales yamlıyordu. Thales’ten iki yüzyıl sonra doğa felsefecilerinin
pek çoğu dört öğe öğretisini kabul ettiler. Bunlar, toprak (soğuk ve
kuru), ateş (sıcak ve kuru), su (soğuk ve nemli) ve hava (sıcak ve
nemli) idi.

Biçim sorununa sistemli yaklaşan ilk filozof, İÖ 6. yüzyılda yaşayan
Pythagoras’tı. Pythagoras, titreşen tellerde, telin boyu ile Çıkan
sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek fiziksel deneyimler
ile bunlara ait sayısal bağıntılar arasındaki köprüyü oluşturan
matematiksel fiziğin doğmasına yol açtı.

Aristoteles ve Arkhimedes. Aristoteles bir biyologdu. Onun deniz
hayvanları üzerine gözlemleri 19. yüzyıla değin geçerliğini korudu.
Teleolojik biyoloji çalışmaları ise Charles Darvvin’e kadar bilim için
bir iskelet oluşturdu. Teleolojik yaklaşımın fizikte o güne değin
belirgin bir yeri yokken, Aristoteles bu yaklaşımı evren üzerindeki
görüşlere egemen kıldı. Öğretmeni Platon’ dan, gökcisimlerinin
(yıldızlar ve gezegenler) kutsal ve dolayısıyla yetkin olduklarını öne
süren dinsel önermeleri harfi harfine almıştı. Buna göre gökcisimleri
ancak yetkin, sürekli ve değişmeyen bir hareket içinde olabilirlerdi,
yani ancak tam dairesel hareket yapabilirlerdi. Kutsal olmayan Yer ise
eylemsizdi ve merkezde bulunuyordu. Yer’den Ay’a kadar her şey sürekli
değişerek yeni biçimler oluşturuyor ve sonra bozularak biçimsizliğe
dönüyordu. Ay’ın ötesinde evren, eşmerkezli, bitişik kristal kürelerden
oluşmuştu. Bu küreler aralarında belirli açılar olan eksenler
çevresinde hareket ediyordu. Bütün hareketlerin nedeni ise, evrenin
dışında hareketsiz duran Tanrı idi.
Aristoteles için önemli olan, kendiliğinden ortaya çıkan bütün
etkinliklerin doğal oluşuydu. Bu nedenle araştırmanın uygun yöntemi
yalnızca gözlemdi. Nesnelerin etkinliklerini ve gizli özelliklerini
aydınlatmak amacıyla doğal koşulların değiştirilmesi demek olan
deneyin, doğal bir yöntem olmadığı için nesnelerin özünü açığa
çıkarması beklenemezdi. Bundan ötürü Yunan biliminde deney hiçbir zaman
önemli bir yer tutmadı.

Arkhimedes, dairenin alanı ve konikler üzerine araştırmaları olan
parlak bir matematikçiydi. Kaldıraç yasası deneyi, Euklei-des’in
geometrideki tanıtları kadar eksiksizdir. Özgül ağırlığı bulmasını
sağlayan hidrostatik üzerine çalışmalarında ortaya çıkarıp geliştirdiği
yöntemi önce matematiksel biçimde vermiş, sonra bunu matematik
yöntemlerle işleyerek fizik terimleri cinsinden anlatılabilecek
sonuçlara ulaşmıştı.

Aristoteles ve Arkhimedes’in astronomideki yaklaşımları bu bilimin iki
değişik gelişimine yol açtı. Aristoteles’i izleyenler gezegen
yörüngelerinin çemberler olduğu savını sürdürürken, özellikle Büyük
İskender’in fetihleri sonunda Babillilerin gözlemlerini ve matematik
yöntemlerini tanıyan öbürleri, nedenleri bir yana bırakarak
gezegenlerin konumlarını hesaplamakta kullanılacak bir matematik model
geliştirmeye yöneldiler. Bu ikinci geleneğin en yetkin temsilcisi İS 2.
yüzyılda yaşamış olan Ptolemaios’tu.

Tıp. Yunan öncesi dönemde tıp hemen hemen tümüyle dinsel ve törenseldi.
İÖ 5. yüzyılda Hippokrates’le birlikte büyük bir değişim oldu;
hastalıkların doğaüstü değil, doğal olaylar olduğu ortaya kondu. Antik
Çağda tıp bilimi geç Helenistik dönemde doruğuna ulaştı. Çalışmaların
çoğu İÖ .3. yüzyılda, Yunan etkisindeki Mısır’da, İskenderiye
Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi. Göğüs boşluğundaki organlar
betimlendi ve işlevleri araştırıldı. Antik Çağın son büyük hekimi
Bergamalı Galenos’tu. Kurduğu fizyoloji sisteminde, üçe bölünmüş ruhlar
(doğal, dirimsel ve hayvansal) bedeni bir bütün olarak diri tutmak için
sırasıyla toplardamarlar, atardamarlar ve sinirlerden geçiyordu.
Fizyoloji ile tedavi arasında ise yeterli bir ilişki kurulamamıştı.

written by admin

Kas 11

Türk devlet ve topluluklarinin varligi, ayni zamanda onlarin büyük bir tarihe ve kültüre de sahip olduklarinin açik bir delilidir. Her ne kadar yasanilan topraklar çok genis ve daginik gibi görünüyorsa da, aslinda bütün Türk kavim ve topluluklarini birbirine baglayan ortak bir tarih ve kültür daima var olmustur. Dolayisiyla, Türk tarihini bir bütünlük içerisinde ele almak ve degerlendirmek sarttir. Bu açidan degerlendirildiginde kurulan her Türk devleti birbirinin devamindan ibarettir. Ayri cografya veya zamanda ortaya çikmis olsalar veya ayri medeniyet dairesinde yer alsalar bile, Türk tarihinin, anlayisinin ve yasayisinin ortak degerlere sahip oldugu unutulmamalidir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaskanligi forsunda ifade edilen ortadaki günes (Türkiye Cumhuriyeti) ve çevresinde halka olusturan 16 yildiz (tarihte kurulmus olan Türk devletleri), bu birligi sembolize etmektedir. Elbette Türklerin kurdugu devlet sayisi 16 degildir. Türkler tarih boyunca irili ufakli yüzü askin devlet kurmustur. Hatta cumhurbaskanligi forsunda belirtilen Türk devletlerine ait bazi bayraklar, tarihî kayitlarda geçen bazi isaretlerden yola çikilarak çizilmis, sembolik bayraklardir. Ancak asil önemli olan husus bu devlet ve bayraklarla ifade edilen “tarih ve kültür birligi”nin devletimiz tarafindan resmen kabul ve teyit edilmesidir. Ana vatan cografyasi içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti Hun Devletidir. Çin kaynaklarinda Hiung-nu diye adlandirilan Hunlar ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. 1000 yillarina kadar çikmaktadir. Ancak Çin kaynaklarindaki bilgiler, Hunlarin güçlenmeleriyle birlikte M.Ö. 4.ncü yüzyilin sonlarina dogru artmaktadir. Bu tarihlerde Hunlar, Ötügen merkez olmak üzere Orhun bölgesi ve Altay daglari civarinda oturuyorlardi. M.Ö. 3.ncü yüzyilin ikinci yarisina dogru Hiung-nu yani Hun boylarinin Çin üzerindeki baskilari iyice artirmistir. Çinliler, kuzeyden gelen saldirilara karsi, çok eski devirlerden itibaren kuzey siniri boyunca savunma duvarlari yapmaya baslamislardi. Nihayet artan Hun saldirilarina karsi, sinirdaki bu duvarlarin birlestirilmesi M.Ö. 214 yilinda tamamlanmis ve meshur Çin Seddi ortaya çikmistir.Hunlarin bilinen ilk hükümdari, Sanyü ûnvanini tasiyan, Tuman (Teoman) dir. Hunlar, Tuman zamaninda güçlü bir siyasî birlik olarak ortaya çikmislardir. Tuman, oglu Mete ile giristigi siyasî mücadele neticesinde ortadan kaldirilmistir (M.Ö. 209). Çin kaynaklarinin Mete (Mao-tu) adini verdikleri bu büyük hakanin adinin Türkçe karsiliginin, Bagatur veya Bahadir gibi bir ad oldugu sanilmaktadir. Mete, Hun tahtinin mesru varisi olmasina ragmen, üvey annesinin kiskirtmasiyla, babasi tarafindan Hunlarin düsmani olan Yüeçilere rehin olarak verilmisti. Buradan kaçmayi basaran Mete, babasina karsi mücadeleye giristi. Demir bir disiplin altinda yetistirdigi ordusuyla babasini yenerek ortadan kaldirmistir. Böylece M.Ö.209 yilinda Hun çaginin en parlak devri olan Mete devri de baslamis oluyordu. Bu tarihî olay “Oguz Kagan Destani”nda, Oguz Kaganin babasiyla yaptigi mücadeleye ilham olmustur.Devleti yeniden eskilâtlandiran Mete, dogudaki Mogol-Tunguz kabileleri birligi Tung-hular’in israrli toprak taleplerine savas ile karsilik verip onlari perisan ettikten sonra, güney-batiya dönerek, Ipek Yolu’na hâkim durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri daha batiya sürdü. Ardindan Çin topraklarina giren Mete, Çin Imparatoru Kao-ti’nin 320 binlik tamami piyadelerden olusan ordusunu, Turan taktigi ile çember içine aldi. Imparator, ancak Hunlarin bütün sartlarini kabul ederek kendisini ve ordusunu kurtarabilmistir (M.Ö.201). Yapilan anlasmaya göre Çin Imparatoru, Hunlarin yasadigi bütün topraklari Hun devletine birakmayi, yillik vergi yaninda yiyecek ve ipek vermeyi kabul etmek zorunda kalmistir. Bir süre sonra Mete, Isik göl etrafinda oturan Vusunlari hâkimiyeti altina aldi. Böylece devletin sinirlari, doguda Mançurya’dan batida Aral gölüne, kuzeyde Sibirya’nin içlerinden güneyde Çin Seddi ve Tibet’e kadar uzanmis oluyordu. Mete bu sinirlar içinde yasayan bütün konargöçer kavimleri bir bayrak altinda toplamis ve M.Ö. 177′de Çin hükümdarina yazdigi mektupta “Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu” diyerek millet olma suuruna güzel bir örnek vermistir. Büyük Hun Hakani Mete’nin yönetim ve askerlik alaninda yaptigi düzenlemeler, Türk devlet geleneginde önemli bir baslangiçtir. Sonradan kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerinde yesereceklerdir. Mete M.Ö. 174′te ölünce yerine oglu Kiyük geçti. Kiyük, Tanri daglari civarini ellerinde tutan Yüeçiler’i, kesin olarak maglûp ederek, batiya sürmüs, Yüeçilerin batiya göçü ise Bati Türkistan, Afganistan ve Hindistan için önemli sonuçlar doguracak olan bir kavimler hareketine sebep olmustur. Mete’nin Çin ile yaptigi anlasma, onun döneminde de devam etmis ancak M.Ö.166 yilinda Çin’e bir sefer düzenlemistir. Kiyük’un ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasini degistirerek, Hunlara üstünlük saglamak için büyük reformlara girismis ve ordusunu Hunlari örnek alarak yeniden tanzim etmistir. Ayrica Hun siyasî birligini içten parçalamak maksadiyla iç mücadeleleri ve bazi kavimleri kiskirtmistir. Bu faaliyetlerinin sonuçlarini almakta gecikmeyen Çin, Kiyuk’un oglu Kun-sin (M.Ö.160-126) devrinden itibaren inisiyatifi ele geçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine giren Hun akinlari kuzeyde durdurulurken, Çin’in karsi saldirilari ile Ipek Yolu üzerindeki memleketler de birer birer elden çikmaya baslamistir. Ipek Yolu’nun kontrolünün Çinlilerin eline geçmesi Hunlar için tam bir yikim olmus, iktisadî ve siyasî bakimdan yasanan zorluklar Hunlarin ikiye bölünmesiyle neticelenmistir. M.Ö. 58 yilinda tahta çikan Ho-han Ye’nin sikintilari asmak için Çin’e tâbi olunmasi gerektigi fikrini savunmasi ve bunu serefsizlik sayan kardesi Çi-çi’nin ona karsi çikmasi üzerine Hunlar ikiye bölündüler. Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip, halkinin bir kismini Çin’in kuzey sinirindaki Ordos’a gönderirken, Çin’e baglanmayi kabul etmeyen Çi-çi, kendine bagli boylarla batiya çekildi (M.Ö.54 ) ve Çu-Talas boylarinda bagimsizligini ilân etti. Çi-çinin kurdugu Bati Hun Devleti fazla ömürlü olamadi. Çi-çi, Talas irmagi boylarinda kurdugu sehirde kalabalik Çin ordularinin muhasarasina maruz kaldi. Meydan savasina aliskin olan Hun ordusu, kale savunmasinda basarili olamayarak, Çinliler tarafindan imha edildi (M .Ö. 38) ve böylece batidaki Hun devleti yikilmis oldu. Çin’e baglanan Hunlar da kisa bir süre için güçlenmislerse de M.S.48 yilinda bu devlet de kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmüstür. Kuzey Hunlari, batidaki Hunlarla birlesirken, Güney Hunlari Çin sinirina yerlesmis ve M.S.216 yilina kadar varliklarini sürdürmüslerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boy hâlinde teskilâtlanan Hunlar, gittikçe çogalarak siyasî bir güç olusturmuslar ve nihayet 4.yy’dan itibaren, Çin’deki iç savaslardan da yararlanarak, Kuzey Çin’de dört devlet kurmuslardir: 1. Kuzey Çin merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329) 2. Kuzey-dogu Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351) 3. Kansu’da, Kuzey Liang devleti (401-439) 4. Ordos’ta, Hsia (407-431) Bu Hun devletlerinin ortak özelligi, hâkimiyetlerini Çin’in tamaminda mesru kilmak maksadina sahip olmalari ve bu nedenle de Çin isimlerini seçmeleridir.Nitekim devlet anlayisi ve yasayis bakimindan bu devletler Hun karakterini muhafaza etmislerdir.

written by admin

Kas 11

Ege Ve Yunan Medeniyetleri

- Ege ve yunan medeniyetleri Girit Yunanistan Makedonya Trakya ve batı
Anadolu’da yaşayan toplulukların meydana getirdiği bir medeniyettir
- Ortaya ilk çıktıkları yer Girit adasıdır
- M.Ö. II. Binde dorlar Yunanistan Anadolu’dan geldi MÖ 7. yy da dorlar tarafından yıkıldılar
- Dorlarla beraber polis adı verilen şehir devletleri kuruldu
- En önemli şehir devletlerinden Atina ve Isparta
- Yunanlarda çok tanrılı bir din vardı
- Tanrıların olimpos dağında oturduğuna inanılırdı
- Her dört yılda bir zeus adına olimpiyat oyunları düzenlenirdi
- Halk üçe ayrılırdı; büyük toprak sahibi soylular,tüccarlar,küçük toprak sahipleri
- Bir de köle sınıfı vardı ve bunların hiçbir hakkı yoktu
- Halk geçimlerini zeytincilik balıkçılık ve hayvancılıktan kazanırlardı
- Zamanla ticaretin gelişmesiyle Ege ve Karadeniz kıyılarında koloniler kurdular
- VIII yy da FENİKELİLERDEN ALDIKLARI yazıyı kullanmışlardır
- En önemli destanlar homerosun ilyada ve odise destanlarıdır
- Filozoflar: Sokrat Eflatun Aristo Tarih alanında: Herodot Tukidides Ksenefon HİPOKRAT MODERN TIBBIN KURUCUSUDUR.

Fenike Medeniyeti

- MÖ 1200 yılında kuruldu
- Suriye ve Lübnan kıyılarında yaşayan denizci bir kavimdir
- Akdeniz kıyılarıyla Mezopotamya arasında arası ticari yolların başlangıcında olduklarından kısa zamanda zenginleştiler.
- Ayrı şehir devletleri halinde yaşarlardı en önemlileri sayıda(sidon) ve sur(tir) şehirleri idi
- En ünlü ticaret kolonisi kuzey afrikadaki kartaca idi
- Mısırdan öğrendikleri yazıyı harf yazısına çevirip 22 harfli bir alfabe yapmışlardır
- Doğu ve ön Asya medeniyetlerine Ege bölgesine taşıyarak tanıttılar
- Yunanlılar ve Romalılar bu 22 harfli alfabeyi geliştirerek günümüzdeki Latin alfabesi ortaya çıkmıştır

İbrani medeniyeti

- yukarı mezopotamya ve suriyede yaşarlarken MÖ 1200 YILLARINDA Filistin gelerek yerleştiler
- Hz. Musa döneminde birlik haline geldiler
- Hz. Davud döneminde gerçek bir devlet haline geldiler
- Hz. Süleyman döneminde en iyi dönemlerini yaşadılar
- Hz. Süleyman öldükten İbrani birliği bozuldu
- İki ayrı devlete bölündüler İSRAİL VE YAHUDİ(YUDA)
- İsrail devletine Asurlular MÖ 772’DE , Yahudi devletine babilliler son verdi MÖ 587
- Tek tanrı inancı görülür Hz. Musanın kutsal kitabı Tevrat’a inanırlar
- Romalılar zamanında Kudüste büyük bir ayaklanma çıkaran Yahudiler sürgün edildiler
- En ünlü eserleri Hz Süleyman zamanında yapılan Mescid-i Aksa’dır
- Bugünkü mescid-i aksa emevi halifelerinden abdülmelik tarafından tarafından yapılmıştır
- Mescit-i Aksa Haz Muhammed ‘in Miraç’ta uğrak yeridir .

written by admin

Kas 11

Kağıt Paranın Tarihçesi

Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar
çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara
göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt
para ise M.S. 806 yılında yine Çin’de ortaya çıkmıştır.

Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın
sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690’lı yıllarda Amerika
Birleşik Devletleri’nde Massechusetts Hükümeti, İngiltere’de ise
“Goldsmiths” ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694
yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez
bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.

A) Osmanlı İmparatorluğu’nda Kağıt Para

1) Kaime

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk banknotlar idari, sosyal ve yasal
reformların gündeme geldiği tanzimat döneminde tedavüle çıkarılmıştır.
Banknotlar bu dönemde esas olarak reformların finanse edilmesi amacıyla
basılmıştır.

İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “Kaime-i
Nakdiye-i Mutebere” adıyla,bugünkü dille “Para Yerine Geçen Kağıt”, bir
anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu
niteliğinde olmak üzere çıkarılmıştır. Bu paralar matbaa baskısı
olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır.
Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kağıt
paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaada
bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve
miktarlarda kaime ihraç edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan
Osmanlı Bankası “Bank-ı Osmani”, 1863 yılında Fransız ve İngiliz
ortaklığında “Bank-ı Osmanii Şahane” adıyla bir devlet bankası
niteliğini kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sık sık Avrupa
piyasalarından borçlanmak zorunda kaldığı dönemlerde İngiltere ve
Fransa, devletten ziyade, kendi idaresi altındaki bu bankaya güven
duymuş ve mali ilişkilerini bu banka kanalıyla yürütmeyi tercih
etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Bankası’na hükümetin hiç bir biçimde
kağıt para basmayacağı ve başka bir kuruma da bastırmayacağı
taahhüdünde bulunarak, 30 yıl süre ile kağıt para ihracı imtiyazını
vermiştir. Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına
çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan
banknotları tedavüle çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli
şekil ve miktarlarda banknot ihraç etmiştir.

Yukarıda belirtilen taahhüt verilmekle birlikte, Osmanlı yönetimi
Osmanlı Bankası ile anlaşarak, halk arasında “93 Harbi” olarak bilinen
1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, savaş masraflarını
karşılayabilmek amacıyla kaime ihraç etmiştir.

2) Evrak-ı Nakdiye

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Bankası hükümetin avans ve
banknot ihraç isteğini geri çevirmiştir. Osmanlı Bankası’nın savaş
döneminde banknot ihraç ayrıcalığını kullanmayacağını açıklaması
üzerine Osmanlı yönetimi, 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine
bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam
160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarmıştır. Bu banknotlar “evrak-ı
nakdiye” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiştir.

B) Cumhuriyet Dönemi Banknotları

Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden evrak-ı nakdiyeler,
Cumhuriyetin ilk yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna
kadar tedavülde kalmıştır.

Bir devletin egemenlik ve bağımsızlık sembolü olması nedeniyle, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nde, 30 Aralık 1925 tarih ve 701 Sayılı “Mevcut
Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” kabul edilerek
ilk Türk banknotlarının bastırılmasına karar verilmiştir. Bu kanun ile,
mevcut evrak-ı nakdiyenin aynı nitelik ve miktarda kağıt para ile
değiştirilmesi esas alınıp, paranın şekli ve basılıp değiştirilmesi
gibi konuları düzenlemek üzere, Maliye Vekaleti’nden bir temsilcininin
başkanlığında Ziraat, Osmanlı, İtibar-ı Milli, İş, Akhisar, Tütüncüler
ve Akşehir bankaları ile Türkiye’de faaliyet gösteren diğer başlıca
bankaların birer temsilcisinden oluşan bir komisyonun görevlendirilmesi
hükme bağlanmıştır.

1) Birinci Emisyon (E1) Grubu Banknotlar

Dönemin Maliye Bakanı Abdülhalik Renda başkanlığındaki komisyon 9 aylık
bir çalışma sonunda 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 liralık kupürlerden
oluşan Birinci Emisyon Grubu banknotların basılması kararını almış ve
basım işi, bir İngiliz firması olan Thomas De La Rue’ya verilmiştir. Bu
banknotlar, filigranlı kağıtlara kabartma baskı tekniği ile basılmıştır.

Bu emisyon grubundaki banknotlar 1 Kasım 1928 Harf Devrimi’nden önce
bastırıldığı için ana metinleri eski yazı Türkçe, kupür değerleri ise
Fransızca olarak yazılmıştır.

İlk Türkiye Cumhuriyeti banknotları olan Birinci Emisyon Grubu
banknotlar 5 Aralık 1927 tarihinde dolaşıma çıkarılmıştır. Tedavülde
bulunan mevcut evrak-ı nakdiyeler ise, 4 Aralık 1927 tarihinden
itibaren dolaşımdan çekilerek 4 Eylül 1928 tarihinde değerlerini
yitirmiştir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın Kuruluşu

Cumhuriyet Yönetiminin, banknot ihracı imtiyazının, kurulacak bir milli
bankaya verilmesi konusundaki kararlılığı çerçevesinde, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nce 11 Haziran 1930 tarih ve 1715 sayılı Kanun ile
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kurulması kabul edilmiştir.
Banka, gerekli hazırlıklar tamamlanarak 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete
geçirilmiş ve banknot ihracı imtiyazı münhasıran Merkez Bankası’na
verilmiştir.

2) İkinci Emisyon (E2) Grubu Banknotlar

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kurulduktan sonra, harf devriminden
önce basılan eski yazılı banknotlar, latin alfabesi ile basılmış yeni
banknotlarla değiştirilmiştir.

Latin alfabesi ile hazırlanmış yeni banknotlar, 50 Kuruş, 1, 21/2, 5,
10, 50, 100, 500 ve 1.000 Türk Liralık olmak üzere 9 farklı değerde ve
11 tertipten oluşmuştur. Sözkonusu banknotlardan 50 Kuruşluk
Almanya’da, diğerleri ise İngiltere’de bastırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından dolaşıma ilk çıkarılan
banknot olan 5 Türk Liralık banknotu da içeren İkinci Emisyon Grubu
banknotlar, 1937-1944 yılları arasında tedavüle çıkarılmıştır.

İkinci Emisyon Grubu içinde hem Atatürk, hem de İnönü portreli banknotlar yer almaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında tedavüle verilmeyen banknotlar

Bu emisyon grubu içinde İngiltere’de bastırılan ancak, İkinci Dünya
Savaşı sırasında banknotları Türkiye getiren geminin Pire Limanında
hücuma uğrayıp batması sonucunda denize dökülen İnönü resimli 50
Kuruşluk ve 100 Türk Liralık banknotlar ile yine İngiltere’de
bastırılan ancak, Londra’daki bir hava hücumu sırasında basıldığı
matbaa zarar gören 50 Türk Liralık banknotlar dolaşıma verilmemiştir.

3) Üçüncü Emisyon (E3) Grubu Banknotlar

Tamamı İnönü portreli olarak bastırılan Üçüncü Emisyon Grubu
banknotlar, 1942-1947 yılları arasında dolaşıma çıkarılmış olup, 21/2,
10, 50, 100, 500 ve 1.000 Türk Liralık kupürlerden oluşan 6 farklı
değerde, 7 tertip olarak İngiltere, Almanya ve Amerika’da
bastırılmıştır.

4) Dördüncü Emisyon (E4) Grubu Banknotlar

Yedi emisyon grubu içinde en az farklı değerde banknotu ve tertibi
bulunan Dördüncü Emisyon Grubu banknotlar 10 ve 100 Türk Liralık
kupürlerden oluşan 2 farklı değerde, 3 tertip olarak Amerika Birleşik
Devletleri’nde bastırılmıştır. 1947 ve 1948 yıllarında dolaşıma
çıkarılan bu emisyon grubu banknotların tamamı İnönü portreli olarak
bastırılmıştır.

5) Beşinci Emisyon (E5) Grubu Banknotlar

Beşinci Emisyon Grubu banknotlar, 21/2, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000
Türk Liralık kupürlerden oluşan 7 farklı değerde, 32 tertip olarak
basılmış ve 1951-1971 yılları arasında dolaşıma çıkarılmıştır.

Ülkemizde bir Banknot Matbaası kurulması çalışmalarına 1930’lu yılların
sonlarına doğru başlanmış ancak, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile
bu çalışmalara devam edilememiştir. 1951 yılında yeniden başlatılan
Banknot Matbaası kurma işi 1958 yılında tamamlanmış ve aynı yıl banknot
basımına başlanmıştır.

Beşinci Emisyon Grubu banknotların bir kısmı İngiltere’de, bir kısmı da
ülkemizde basılmıştır. Halk arasında “Mor Binlik” olarak adlandırılan
1.000 Türk Liralık banknot da bu emisyon grubu içinde yer almaktadır.

Dolaşıma verilen banknotlar 1958 yılında Banknot Matbaası kuruluncaya
kadar Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere veya Almanya’da
bastırılmış olup, Banknot Matbaası’nda basılan ilk banknot Beşinci
Emisyon Grubu III. Tertip 100 Türk Liralık banknottur.

6) Altıncı Emisyon (E6) Grubu Banknotlar

Altıncı Emisyon Grubu banknotlar 5, 10, 20, 50, 100, 500 ve 1.000 Türk
Liralık olmak üzere 7 farklı değerde, 18 tertipten oluşmakta olup,
1966-1983 yılları arasında dolaşıma çıkarılmıştır. Bu banknotlardan I.
Tertip 20 Türk Lirası İngiltere’de, diğerleri ise Türkiye Cumhuriyet
Merkez Bankası Banknot Matbaası’nda basılmıştır.

7) Yedinci Emisyon (E7) Grubu Banknotlar

1979 yılından itibaren dolaşıma verilmeye başlanan Yedinci Emisyon
Grubu banknotlar 2002 yılı itibariyle; 10, 100, 500, 1.000, 5.000,
10.000, 20.000, 50.000, 100.000, 250.000, 500.000, 1.000.000,
5.000.000, 10.000.000 ve 20.000.000 Türk Liralık olmak üzere 15 farklı
değerde, 36 tertipten oluşmakta olup, banknotların tamamı Türkiye
Cumhuriyet Merkez Bankası Banknot Matbaası’nda basılmıştır.

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar 7 emisyon grubunda 21 farklı
değerde, 114 tertip banknot bastırılıp dolaşıma çıkarılmıştır. İlk altı
emisyon grubundaki banknotların tamamı ile yedinci emisyon grubundaki
banknotların bir kısmı değişik tarihlerde dolaşımdan kaldırılmış ve 10
yıllık zamanaşımı sürelerinin sonunda değerlerini yitirmişlerdir. Halen
dolaşımda bulunan banknotlarımızın tamamı yedinci emisyon grubuna
aittir.

Faaliyete geçtiği 1958 yılından bu yana banknotlarımızın basımını
sürdüren Banknot Matbaası, uzun bir deneyim süreci gerektiren banknot
üretiminin orijinal kompozisyon ve kalıplarını da çağdaş standartlarda
yapacak düzeye gelmiş ve dünya standartlarındaki 1.000.000, 5.000.000,
10.000.000 ve 20.000.000 Türk Liralık banknotlarımızın her türlü
tasarım, kalıp ve baskı işlemlerini tamamen kendi kadro ve donanım
olanakları içinde başarıyla gerçekleştirmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

Akyıldız, A. (1996): Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası, Kağıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri - Eren Yayıncılık

Köklü, A. (1947): Türkiye’de Para Meseleleri - Milli Eğitim Basımevi

Tekeli, İ. - İlkin, S.(1997): Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir
Aşama Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası - Banknot Matbaası.

written by admin

Kas 11

Menemen Olayı !

Derviş Mehmet isminde bir yobaz ve altı silahlı arkadaşı 23 Aralık 1930
günü Menemen’e gelmişler ve camiye girerek üzerinde dini ibareler
yazılı bir bayrakla, camide bulunanları ve merakla cami önüne
toplananları, kendileriyle birlik olmaya davet etmişlerdir. Derviş
Mehmet halka hitap ederek; “Ey Müslümanlar, ne duruyorsunuz; Halife
Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında
toplanalım, şeriat isteyelim” diye bağırmıştır.
Gösteriler ve tekbirlerle dini ibareler bulunan bayrağı Hükümet Konağı
önündeki meydana dikmişlerdir. Toplanan halkı dağıtıp bu yobazları
yakalamaya mesleği öğretmen olan Yedek Asteğmen Kubilay Bey’in askeri
müfrezesi görevlendirilmiştir. Kubilay Bey, şakilere nasihatta
bulunarak; yaptıklarının hatalı, sakıncalı ve kötü bir şey olduğunu
belirterek vazgeçmelerini ve dağılmalarını söylemiştir. Şakiler buna
mavzer kurşunu ile cevap vermişlerdir. Kubilay Bey kendisini korumak
için tabancasını çekmiş ise de, bir kurşunla yaralanarak yere düşmüş ve
gözleri dönmüş canilerden biri, yaralı Kubilay Bey’in üstüne atılarak
boğazından kesip başını gövdesinden ayırmıştır. Bu arada Hasan adlı
fedakar bir mahalle bekçisini de şehit etmişlerdir.

Olay yerine yetişen askeri birlik ve jandarmalar şakilerin teslim
olmalarını istemiştir. Bu isteği reddeden yobazlar ateşle karşılık
vermişlerdir. Çatışma sonucu Derviş Mehmet ve iki arkadaşı vurularak,
ikisi de yaralı ele geçirilmiştir. Diğer ikisi de iki gün sonra
yakalanmıştır. Araştırma sonucu; olayın bölgesel bir nitelik
taşımadığı, organize bir şebekenin düzenlediği, Cumhuriyet’i yıkmak
amacını güden irticai ve siyasi bir hareket olduğu ortaya çıkmıştır.
Bunun üzerine Hükümet, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir illerinde
bir ay süre ile sıkıyönetim ilan etmiştir. Yakalananlar muhakemeleri
sonunda ağır cezalara çarptırılmışlardır.

Olaydan hemen sonra Atatürk, Cumhurbaşkanı ve Başkomutan olarak
Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa’ya 28 Aralık 1930 günü
bir taziye telgrafı göndererek, Cumhuriyet’e karşı suikast tertipleyen
mütecavizleri lanetlemiş ve Kubilay Bey’i görevini yapan şehit olarak
takdirle anmıştır. Atatürk; “Hepimizin, dikkatimiz, bu meseledeki
vazifelerimizin icabatını hassasiyetle ve hakkıyla yerine getirmeye
matuftur. Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyetin mefkureci
muallim heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey, temiz kanı ile
Cumhuriyet’in hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.”
demiştir..

written by admin

Kas 11

Ekvator        
 Ekvator, kuzey ve güney yarıkureleri birbirinden ayıran hayali dairesel hat. Kuzey ve Güney kutup noktalarına eşit uzaklıkta olan noktaların birleştirilmesiyle elde edilen çizgidir. Ekvator’un enlemi tanım gereği 0° dir. Ekvator çizgisinin uzunluğu 40,076 km. dir.
Ekvator’un Özellikleri

En uzun paralel dairedir
Paralel dairelerinin başlangıcıdır. (0˚ Paraleli dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki yarı küreye ayırır.)
Güneş ışınlarını yaklaşık olarak 21 Mart ve 23 Eylül’de dik açı ile alır (Ekinoks).
Çizgisel hızın en fazla, yerçekiminin en az olduğu yerdir.
Üzerinde gece ve gündüz süreleri her zaman eşittir.
Ekvator üzerinde meridyenlerin birbirlerine uzaklığı eşit ve 111Km. dir.
her meridyen arası dört d.k dir.Güneş ışınları nerede olursa olsun bir meridyenden diğer merdyene aynı anda geçerler.

written by admin

Kas 11

  ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU

Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir..” dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona “çirkin ördek yavrusu” diye sesleniyorlardı.
 
Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku…Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.
   Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı. 
Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.
İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!…
Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.
 

written by admin